Saksıda şaşkınlık çiçekleri

Askere işsiz gitmek iyi bir şey değildir. Hele bir de, edebiyat gibi akmaz kokmaz, çoğunluğa göre ne idüğü belirsiz bir bölümde tahsil görmüşseniz, tam olarak ne yaptığınız daima tartışma konusudur. Ben askere gitmekle kalmadım, üstelik bir de işsiz gittim. Okuldan atıldım mı, yoksa kendim mi bıraktım halen muamma olan bir halin ortasındaydım. Çok sıkılıyordum ve sanırım sakal tıraşı olmanın beni belki terbiye edeceği zehabına kapılmıştım. Tecilimi bozan sivil kadın memurun bana ısrarla “Evladım deli misin sen? Neden tecilini bozuyorsun?” demesi kayda değer ayrıntılardı ama şimdilik konumuz bu değil.

Komutanlar, arkadaşlar, çaycı, ekmekçi herkes “sivilde ne yaptığın”la pek ilgilidir askerde. Bir süre sonra, sen de başkalarının sivilde ne yaptığıyla ilgileniverirsin. İnsan yaşadığı yere benziyor nihayetinde.

Artık çok sıkılmış, edebiyat okuduğumu ama öğretmen olmak istemediğimi, olmaya çalışsam bile muhtemelen olamayacağımı, yüksek lisansın tam olarak ne demek olduğunu, öğrenci asistanlığın neye tekabül ettiğini falan anlatmaktan vazgeçmiş ve kolay bir yol bulmuştum. “Editörüm ben,” dedim. Sorduklarında da anlattım. Dosya, kitap, kapak tasarımı, arka kapak yazısı, künye, çeviri, telif… bildiğim kadarıyla sorulara yanıt verdim. Yalan da değildi, askere gitmeden önce Kızıltepe’de geçirdiğim iki soğuk kış ayında birkaç kitabın “dışarıdan” editörlüğünü yapmıştım. Deneyimse deneyim. Elimden o kadarı gelmişti.

Sonra döndüm askerden. “Askerden yeni döndü yüzüm/ saksıda şaşkınlık çiçekleri” diye diye. Olan oldu, editör oldum. Olan olmuştu; askere gitmeden hemen evvel, o odada bir de Aslı Erdoğan’ın Taş Bina ve Diğerleri’ni altını çize çize okumuştum. Evvelinde yazdıklarına da aşinaydım; yetmedi, yıllar sonra bir sahafta çok sevdiğim bir şaire imzaladığı Kırmızı Pelerinli Kent’in Adam Yayınları baskısını da bulup aldım heyecanla. Gene yıllar geçti ve Aslı Erdoğan’ın yayınevinde editör olarak çalışmaya başladım. “Barış İçin Herkes” toplantısında bir konuşmayı yarı yarıya bölüştük ve dahi. Şimdi Aslı Erdoğan Bakırköy’de, cezaevinde.

Askerlikle cezaevini mukayese edesim var ama bunu da şimdilik yapmayacağım. Sadece acı duyuyorum. Büyük bir acı ve derin bir mahcubiyet: Aslı Erdoğan’ın cezaevinde oluşunu sindirememek acısı ve mahcubiyeti. Türkçenin en güzel kelimelerinden biridir mahcubiyet, bence. Kendisi o kadar sevimli değilse, bile.

Aslında şunu anlatacaktım. Aslı Erdoğan’ın bir metniyle editör olarak cebelleşmek nasıl bir şeydir? Yekten söyleyeyim, zor bir şeydir. Çünkü katmanlı bir yazardır Aslı Erdoğan. Çat diye, doğrudan, bağıra bağıra söylemez. Bir şeyi saklar; bazen cümlenin bir öğesi olur bu, bazen bir noktalama işareti, bazen kelime, bazen de koca bir duygu. İma etmek değil kastım; imadan daha cesur ama apaçık söyleme kolaycılığı ve rahatlığından daha zor. Editör okuyucuyu birbirine benzeyen insanlar kalabalığı sanma telaşına düşer kimileyin. Hatta bazı yazarlar buna yardım bile eder. O kalabalık zihinde hemen birbirine benzer, ulanır. Sen de metne o muameleyi yaparsın. Hepsi, herkes tarafından anlaşılsın istersin. Ama Aslı Erdoğan

metinleri öyle değildir. Durdurur. Farz et,” der “farz et o kalabalığın bir kısmı senin istediğin gibi anlamadı okuduğunu. Olsun, bunu onlara bırak, haddini aşma.” Editörlüğe dair bir ders olur sana bu. En azından bana olan bu Aslı Erdoğan metinleri mevzubahis olduğunda.

“Aslı’nın arkadaşları” olarak ona küçük bir not gönderdik avukatı aracılığıyla. Ulaşacağı umudunu taşıyoruz sınırını pek bilemediğimiz “OHAL koşulları”nda. Buraya da alıntılamak isterim:

“Sevgili Aslı,

Seni dört duvar arasına aldılar ve biz senin için bir grup arkadaşın toplandık. Çıkmanı, özgürlüğüne kavuşmanı, yazılarını özgürce yazmanı bekliyoruz. Oradan daha güçlü çıkacağına inancımız tam. Senin, yazıya ne denli inandığını hatırlattık kendimize. Senin arkadaşların olarak, gazetede köşene komşu olmanın saadetini de yaşıyoruz. Mucizevi Mandarin’in gölgesinde sana çok selam olsun.

Dön de, beraber inanalım.”

Cezaevindeki bütün gazetecilere ve yazarlara dediğimdir benim de.

Dönün de, beraber “inanalım”.